TR | EN

ÜNİVERSİTEMİZİN 2012- 2013 AKADEMİK YILI AÇILIŞ TÖRENİ

15.10.2012

 

Üniversitemiz 2012-2013 akademik yılı açılış töreni ve 1. etap ortak derslikler temel atma töreni gerçekleştirildi.

Törene Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ve eşi Sare Davutoğlu'nun yanı sıra merhum Necmettin Erbakan’ın oğlu Fatih Erbakan, Vali Aydın Nezih Doğan, Büyükşehir Belediye Başkanı Tahir Akyürek,  Konya Milletvekilleri, protokol üyeleri ve öğrenciler katıldı. Üniversitemizin tanıtım sinevizyonu ile başlayan programda halk oyunları ekibimiz de bir gösteri yaptı. Öğrenciler adına konuşan Meram Tıp Fakültesi 5. sınıf öğrencisi Eren Cemal Mutlu, öğrenciler olarak üniversitenin sunduğu sosyal imkanların yanısıra, yurt içi ve yurt dışı imkanlardan da daha fazla yararlanmayı istediklerini söyledi.

Rektörümüz Prof. Dr. Muzaffer Şeker ise törende yaptığı konuşmasında "Üniversitemizin akademik yılı açılışı ile 1.etap ortak derslikleri temel atma törenine hoş geldiniz. Bilindiği üzere üniversiteler toplumsal gelişmenin en önemli araçlarından biridir.  Üniversitemiz insanlığa hayırlı hizmetler üretecek güzel insanlar yetiştirmeyi hedefleyen ve geleceğe güvenle bakan, bunları yaparken de aynı zamanda kendini geliştiren ve kontrollü bir şekilde stratejik gelişim planı hedefleri çerçevesinde büyüme çabasında olan bir üniversitedir. Kuruluş kanununda 6 fakülte, 3 Enstitü ve 1 yüksek okul yer alan üniversitemizde zaman içerisinde bölge ve ülke ihtiyaçları dikkate alınarak yeni fakülteler, yeni bölümler, lisans üstü programlar ve araştırma merkezlerinin kuruluşu sağlanmaktadır. Bu doğrultuda kuruluşunu gerçekleştirdiğimiz Havacılık ve uzay bilimleri ile diş hekimliği fakülteleri için gelecek yıl öğrenci almayı planlıyoruz. Üniversitemiz kampüs alanının belirlenmesi ve arazinin üniversitemize tesliminde emeği geçen başta sayın Valimiz olmak üzere Büyükşehir Belediye Başkanımıza, Meram Belediye Başkanımıza, yeni Meram Tıp Fakültemizin ana mono blok inşaatının gerçekleştirileceği arazinin üniversitemize kazandırılmasında büyük gayreti olan Selçuklu Belediye Başkanımıza ve her zaman destekleriyle bizim yanımızda olan Selçuk Ecza Yönetim Kurulu Başkanı çok değerli hemşerimiz sayın Ahmet Keleşoğlu’na en kalbi teşekkürlerimi belirtir, şükranlarımı sunarım.” şeklinde konuştu.

TOKİ Başkan Yardımcısı Ahmet Şahin de Necmettin Erbakan Üniversitesi’nin ilk etap ortak derslik binalarını yapacaklarını belirterek, "28 bin metrekare alanda 3 blok halinde ve  her blokta 21 derslik olacak. Bu projenin yatırım bedeli 21 milyon 350 TL’dir” dedi.

Vali Aydın Nezih Doğan da, "Konya bu üniversitesiyle iftihar edecek. Zor ve meşakkatli yolda rektörümüz de büyük gayret sarf etti, çok yoruldu, ama üniversitemizi bu gün ki duruma getirdi. Yeni akademik yılın Konya’mıza hayırlı olmasını diliyorum” dedi.

Törendeki konuşmasına "Necmettin Erbakan Üniversitesi Akademik yıl açılış töreninde sizlerle birlikte olmaktan mutluluk duyuyorum. Bu vesileyle büyük bir siyaset ve bilim insanı olan merhum Necmettin Erbakan hocamızı da rahmetle anıyorum.” şeklinde başlayan  Dışişleri Bakanı Ahmet Davutoğlu ise; “şehirleri diğer şehirlerden farklılaştıran tarih boyu tecrübelerdir. Konya’yı dünyanın takip etmesi asırlardan beri kendini göstermiş olan ruhundan kaynaklanmaktadır. Konya bizim Anadolu’daki başkentimizdir. Bir kez başkent olan yer her zaman başkenttir. Üniversitelerde mekanın ruhu ve zamanın ruhunu inşa etmekteyiz. Şehirlere ve üniversitelere anlam katan da o çevresel faktörlerdir. Onun için Konya’da Necmettin Erbakan Üniversitesi’nde okuyanlara gıpta ediyorum” diye konuştu.

Daha sonra Bakan Davutoğlu, rektörümüz Prof. Dr. Muzaffer Şeker ve protokol üyeleri canlı bağlantı ile üniversitemizin 1. etap temel atma törenini gerçekleştirdi.

Dış İşleri Bakanı Ahmet Davutoğlu'nun konuşmasının tam metni

Sayın rektörüm, değerli milletvekillerimiz, büyük şehir belediye başkanımız, ilçe belediye başkanlarımız, çok saygıdeğer meslektaşlarımız, sevgili akademisyenler ve öğrenciler Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi 2012–2013 Akademik yılı açılış merasimi ve yeni kampüsümüzün ve dersliklerimizin temel atma töreninde sizlerle birlikte olmaktan büyük onur duyuyor ve hepinizi saygı ve muhabbetle selamlıyorum.

Bu vesileyle, bir devlet adamı olarak ve bir bilim adamı olarak her iki alanda siyasetimize de bilim dünyamıza da büyük katılar yapmış olan merhum başbakanımız rahmetli Necmettin Erbakan hocamızı da rahmetle minnetle anıyor, aile adına burada olan Sayın Fatih Erbakan’a da hoş geldiniz diyorum. Üniversiteler bütün kurumlar gibi boşlukta doğmaz; bütün kurumlar gibi üniversitelerde aslında bir tarihe ve bir mekâna doğarlar, insanlar gibidirler. Bir üniversiteyi tarihte iz bırakacak bir kurum haline dönüştüren temel ana şart ise, o üniversitenin mekânın ve zamanın ruhunu kavrayabilmesini ve kendisini ve mensubu olduğu akademik çevreyi ve o çevrenin zihniyetini buna göre inşa etmesi ile varlığını idame ettirebilir. O zaman, Konya gibi mübarek bir beldede böylesi heyecanlı ve gerçekten bilinç dolu bir açılış töreniyle, akademik hayatımıza giren Konya Necmettin Erbakan üniversitesi mensubu olarak hepimizin, bende açılış töreninde bulunmak dolaysıyla mensubu addediyorum kendimi. Şu soruyu sormamız lazım, bu üniversiteyi tarihte iz bırakacak büyük bir geleneğin takipçisi ve geleceğin kurucusu olacak, mekânın ve zamanın ruhu nedir? Mekânın ruhu bu şehirde bu Konya’mızda, bu ruhu öğrencilerimiz öğretim görevlilerimiz olarak bizlerin tekrar tekrar inşa etmesi lazım, çünkü bu ruh sıradan bir ruh değil; şehirleri diğer şehirlerden farklılaştıran, mekânları diğer mekânlardan farklılaştıran tarih boyu yaşadıkları tecrübelerdir. Konya’yı bugün dünyaya yakından takip ettiren şey, aslında bu şehirde bu mekânda nesillerden nesillere asırlardan asırlara intikal eden ruhun, tecessüm ve birikmişi haliyle, kendini göstermiş halidir. Ne kastediyoruz bununla? Konya bizim Anadolu’da ki ilk başkentimiz, biraz öncede zikredildi, çok güzel bir deyişle; bir kez başkent olan bir şehir her zaman başkenttir. Bu şehir bizim kültürümüzün medeniyetimizin, siyasetimizin, fikriyatımızın ama en önemlisi de zihniyetimizin merkez, başkenti olarak inşa edilirken, bir devlet inşa edilirken, bir devlet kurulurken o devletin ana omurgası olan bir başka kurumda devreye girdi. Karatay medresesi, bir ilim geleneği olarak devreye girdi. Bu ilim geleneğinin sosyal hayata ahlakı yansıtan bir çerçevesi olarak Konya, ipek yolunun üzerinde büyük bir ticaret merkezi olarak gelişti. Tabi bütün bunlara hem ilme; özünü felsefesini zihniyetini yansıtan hem ticaret ahlakını yansıtan, bir büyük düşünür Hz. Mevlana aynı dönemlerde 11–13 yy. da bütün bu süreç yaşandı. Bu bir serüvendi uzun çileli ama mübarek bir serüvendi, Horasan’dan kalkıp gelenler, Mezopotamya’da bir harman, İran’da bir harman yaşadılar. Büyük Selçukluyla; Mezopotamya da Bağdat medrese geleneğinden gelen bütün o birikimi devraldılar tevarüs ettiler, onu Anadolu’ya taşıdılar. Yunan felsefesiyle ve bu topraklarda da çatal höyükten gelen kadim medeniyetle onu buluşturdular ve bir zihniyet doğdu. Bizim bugün dahi dünyanın her yerinde onurla taşıdığımız, onurla temsil etmeye çalıştığımız zihniyet, işte bu topraklarda böylesine onurlu vakur ve aynı zamanda deruni bir birikim sayesinde ortaya çıktı. Bugün sabah Avşar Hadimi barajının ve tünelini temel atma törenini yaparken. Bir hususa dikkat çektim Anadolu’ya küçük Asya derler doğrudur, şöyle Asya’yı küçültün bir biblo yarım ada haline dönüştürün, Anadolu çıkar. Anadolu’yu da biraz küçültün bir çevreye mekâna oturtun o zamanda Konya çıkar. Konya bu anlamda şarkın bütün hulasasının bir mekâna yansımış şehridir. Yine bu anlamda Konya, Asya derinliğinde gerinen yayın balkanlara ve Avrupa’ya gidecek olan okuna istikamet çizen şehirdir. Bu istikameti çizenler sadece Kılıçarsal gibi Alaaddin Keykubat gibi Selçuklu sultanları değil, Karatay medresesine diz çöküp, bütün bu birikimi o ruhu dolduracak o siyasetin özünü dolduracak bir ilmi muhtevaya dönüştürecek ilim adamlarıdır. Kozmolojiyi, ontolojiyi, felsefeyi bütün bir birikimiyle, insanın varoluşunu anlamlı kılan her şeyi Konya’da yeniden inşa eden o zihniyettir. Semerkant, Buhara, Horasan Bağdat bütün bu diyarlardan gelerek buraya bu şehre gelen o ruh, bu şehirde bir medeniyet inşa etti. Bizler o medeniyetin takipçisiyiz, bu mekânın ruhunu iyi anlamak lazım. Bugün ikinci açılışını yaptığımız Kelebekler Vadisinde ki konuşmamda bir başka şeye dikkat çektim.  Çok güzel buluş; Selçuklu Belediye başkanımız Uğur İbrahim beyi tebrik ettim gerçekten kelebek aslında doğanın ki bütün üniversiteler o doğayı anlamayı, doğayı anlarken de insanı anlamayı hedef edinerek kurulurlar. Eğer bana sorulsaydı şöyle ki; öyle bir yaratık söyleyin ki doğada var olan bütün varoluşsal simgeleri bünyesinde barındırsın. Herhalde kelebek derdim, çünkü kelebek aynen varoluşumuzun anlam alanı gibi çok güzel Allah’ın cemal sıfatını bütünüyle yansıtan; o insanoğlunun güzelliği ve sureti yanında son derce ahenkli, her ortamda konduğu çiçeklerle, ağaçlarla ahenkli bir yaratıktır. Ama ömrü kısadır, o kısa ömürde birçok bitkiden aldığı nüveyi başka yerlere taşır ve birçok bitkiye aslında hamallık, hizmetkârlık yapar ve o güzel görünüşüyle de insanlara, varoluşun tefekkürünü yapma imkânı tanır, aynı kelebektir ki aslında insanoğlunun çeşitliliğinde yansıtır. O çizgilerde o renklerde her şeyi fark edersiniz, nasıl bütün insanları bir yere toplamak mümkün olsaydı 5–6 milyar insanı birbirine tamimiyle benzeyen iki insan görmek mümkün olmazdı, ikizler dâhil. O çizgilerde kelebeğin bütün o renkli çizgilerinde, aynı çizgilere sahip kelebek bulamasınız bunla neyi kastediyorum aslında, nasıl bir kelebek üstüne tefekkür etiğinizde aslında bir doğa felsefesi üzerine tefekkür ediyorsanız. Nasıl bir kelebek üzerine düşündüğünüzde, bütün insanlığı kuşatacak bir düşünce geliştirebiliyorsanız, üniversitelerimiz yaptıkları her çalışmayla öğrencilerimize, zihinlerinde o mekânla buluşulan ona varoluşsal bir anlam katan çok geniş bir perspektifi öğrencilere vermekle yükümlüdürler. Medreseler bu topraklarda Karatay medresesi kurulurken, geçen ay katılmaktan gurur duyduğum, Ahilik teşkilatı etrafında loncalarda kuruldu. Her biri bir fonksiyon icra etmek için, onun için Kırşehir’de ahilik sempozyumuna katıldığımda, Kırşehir tohum şehir dedim çünkü güzel bir tohumu Anadolu’nun toprağına saçtı ve bir ahlakla saçtı ama lonca bir meslek sahibi, ahlaklı bir meslek sahibi olmayı, insanlara öğretirken veya buna yönelirken, medrese bir insan olmayı insanın doğayla şehirle mekânla diğer insanlarla ilişkilerini tanzim edecek olan yeni bir zihniyeti inşa etmek için kuruldu. Bugün üniversitelerimizi sadece meslek sahibi olunan mekânlar olarak görmemeliyiz.  Bu önemli, son konuşmamım sonunda ona geleceğim, ama esas önemli olan üniversitelerde mekânın ruhunu yansıtan ve zamanın ruhuna intibak edebilen bir zihniyeti kurmak, öğrencilerimizle birlikte yeni bir zihniyeti inşa etmek durumundayız. Onun için Konya’da üniversiteler, Konya’da ki öğretim görevlileri, Konya’da ki öğrenciler şanslıdır. Çünkü Konya’nın şehrinde gece karanlığında ya da seher aydınlığında dolaştığınızda, size ilham verecek büyük bir tarihi derinliği büyük bir mekân felsefesini anlayabilirsiniz, keşfedebilirsiz. Aslında şehirlere üniversitelere anlam katanda bir ölçüde o mekâna nüfuz edebilindiğiniz ölçüde sizin şahsiyetinizle belirleyen, o çevresel faktörlerdir, onun için Konya Necmettin Erbakan üniversitesi öğrencilerine, bütün Konya’da üniversite okuyanlara gıpta ediyorum. Çünkü bu huzur şehrinde, tefekkürün en deruni boyutlarını yaşamak ve aktarmak imkânlarına sahipler. Peki, tarihin ruhu ve zamanın ruhu Konya’da bu büyük harman oluşurken, kadim gelenekler çatal höyükten beri gelen gelenekler, Yunan felsefesi Roma hukuku vs. ile bu toplumda bu coğrafyada harmanlanırken, ona yeni bir ruh katacak şekilde Horasan’dan, İran’dan Merv’den Bağdat’tan gelerek burada büyük bir medeniyetin eşiği kurulduğunda. Aslında bir sonraki asırlara ışık tutacak başka tohumlarda ekildi. Eğer Konya’da Karatay medresesi ve o meşale yanmamış olsaydı; İstanbul’un fethiyle birlikte fatih medresesi de o dönemin en büyük düşünürlerinin en büyük kozmoloji bilim adamlarının matematikçilerinin, Ali Kuşçu gibi, onların mekânı haline gelmeyebilirdi. Dikkat ediniz her şey bir yere doğru akıyor. Bazı şeyler var ki, bu bir maddi yönüyle paradır, ama zihniyet yönüyle üniversitelerdir, bilim adamlarıdır onlar en kolay kokuyu alırlar, nereye doğru hareket etmek gerektiğinin. Onun içindir ki Semerkant’a Ulubeylerin kurduğu o büyük geleneğin bütün hocaları İstanbullun fethinden sonra, İstanbul’a aynı kelebekler gibi uçarak geldiler. Adım adım kimileri yolda kaldı kimileri ulaştı, dönerek bir anlamda bir sema bilinci ve ahengi içinde, bir çiçekten diğerine kona kona geldiler. Ve o sultanlar sultanı Fatih Sultan Mehmet kimilerin her adımına altın ödedi, çünkü biliyordu ki bir devletten bir imparatorluğa gidişin yolu; bir devletten bir nizami âleme gidişin yolu, sadece güçlü ordularla değil, tefekkür sahibi ilim adamlarıyla olur. Güçlü ordular güçlü devletler kurabilir, ama bilim hayatından ve tefekkür hayatından yoksun güç bir müddet sonra tiranlığı dönüşebilir, bugün birçok devlette gördüğümüz gibi. Devletlere gerçek gücü verecek olan güce muhteva kazandıracak olan şey değerlerdir, değerleri üretecek olanda bilimle birlikte zihniyet inşa eden eğitim kurumlarıdır. Onun içindir ki Fatih Medresesi o dönemin en önemli ilim adamlarını, en önemli uzay bilimiyle uğraşanları rasathaneleri kuranları, mütekellimleri, fakihleri, mutaassıpları, İstanbul’a çekti. İstanbul onun için sadece bir devletin başkenti olmadı. Büyük bir medeniyetin daha önceki bütün medeniyetleri harmanlayan, yeni ve büyük bir merkezi oldu, onun için “devlet-i eded müddet” diye bir iddia onun için çıktı. Kastedilen şey şuydu; şu ana kadar gelinen bütün bir birikimi, ben kendi bünyemde barındırdım, olabilecek her şeyi bünyeme katım. Daha sonra yeni meydan okumalar çıktığında, 19. yy. da bu kez bu gelenek, darülfünun ile tanıştı. Newton’yan mekaniğin devreye girmesi, yeni Rönesans reform hareketleri sonrasında yeni düşüncelerin ortaya çıkması. 18–19. yy. büyük aydınlanma felsefesiyle birlikte yeni meydan okumaların ortaya çıkmasıyla birlikte, bu kez rabbanin ruhunu keşfetmek üzere yeni serüvenler yeni zihni akımlar, akışlar yaşandı. 19. yy. düşünce hayatımızı yakından inceleyenler görürler ki son derece sinkretik fikirlerin doğuyla batıyı sentez etmeye çalışan büyük düşünürlerinde, yüz yılıdır, Ahmet Cevdet Paşa gibi, ki İbn-i Haldun 13.yy. kadar gelen o büyük medeniyet birikimin harmanlayıcısıdır. Ahmet Cevdet Paşa sonrasında açacağı çığırlarla, batıyla doğuyu sentez etmeye çalışan yeni düşünce akımlarının öncüsü olarak, birçok yönde yeni fikirleri başlatan simgesel bir şahsiyet oldu. Bunun daha başka örneklerini zikredebiliriz. Ama gelmek istediğim şey şu, nasıl bu Konya’ya konan Türkmenler yeni bir meydan okuma; buradaki kadim geleneklerle bir meydan okumayı başarıyla gerçekleştirdiler ve yeni bir medeniyetin çığırın açtılar. 19 yy. dan bu yana da aslında biz bütün düşünürlerimizle, bilim adamlarımızla, bu kez modernite ile yüzleşerek, modernite ile yeniden bir anlamda hem onun meydan okumalarına, kendi zihniyet paradigmamız etrafında cevaplar oluşturarak hem de, o birikimi özümseyip yeni bir alana taşıyacak yeni bir açılım yeni bir hareketlilik bir ivme içinde hareket ediyoruz.  Büyük milletler için iki yüzyıl küçük bir süredir. Nasıl 11 ila 13. yy. arasında Konya o kadım gelen ile daha önce burada olan gelenek ile kendi yaşadığı birikimin ve medeniyetin geleneğini birleştirebildi ve büyük bir öncülük etti. 19. ve 20. yy. da yaklaşık iki yüzyıldır moderniteyle hem tanışmak hem onun kozmolojisi, ontolojisi, felsefesi ve bilimsel paradigmasıyla tanışmak. Onu özümsemek ama onu kendi zihniyetimizin, kendi paradigmamızın süzgecinden geçirerek yeniden inşa etmenin, meydan okumasıyla yaşıyoruz. Cumhuriyetimiz kuruluşuyla birlikte darülfünundan, üniversiteye geçişte böyle dinamik bir sürecin doğal seyridir. Şimdi biz bu kez moderniteden, küreselleşmeye geçiyoruz, kadimden moderniteye geçişi son 19–20. Yy. da yaşadık 21. Yy da ise bu kez moderniteden küreselleşmeye geçişin sancılarını yaşıyor büten insanlık, bütün bilim alanlarında fen bilimlerinde de sosyal bilimlerde de, daha mutlakıyetçi daha keskin ölçülere oturtulmuş Newton’yan mekaniğin yerine post-modern düşüncenin de geliştirdiği, yepyeni açılımlarla yeni felsefi ve bilimsel paradigmalarla karşılaşıyoruz. Nano teknolojiden tutunuz özellikle elektronik alanda ortaya çıkın şeylerle birlikte, yapay zekâ ve bilgisayar teknolojisinin getirdiği gündemlerle, aslında insanın var oluşunu ve bir insanın kendini algılama biçimini de, benim tabirimle daha önce kullandığım ben idrakini de etkileyecek, büyük meydan okumalarla karşı karşıyayız, klonlanmayla gelen, genetik ilminin getirdiği şeyler sadece bir öznenin yani bilim adamının bir nesneyi yani bilimsel bir veriyi incelemesiyle ilgili problemler getirmiyor. O öznenin kendi varoluşsal alanını da tanımlayacak şekilde sonuçlar doğuruyor. Onun için bundan on yıl önceydi tam 21. yy girerken, felsefenin geleceği diye bir sempozyum tertip edilmişti. Orada bir tebliğ sunmam istenmişti ve temel argümanımız şuydu, o gün diğer bazı felsefeci arkadaşlar artık felsefenin sınırlarına gelinmiştir ve felsefe şimdiye kadar söyleyeceği her şeyi söylemiştir, görüşünü savunurken ki bunların çoğu felsefeci arkadaşlardı. Benim kanaatim şuydu ve hala bu kanaati paylaşıyorum, asıl felsefe şimdi başlıyor, çünkü öylesine büyük meydan okumalarla karşı karşıyız ki birçok şeyi yeniden tanımlama ihtiyacı içindeyiz. Böyle bir dönemde Türkiye’de üniversitelerimiz sadece bir meslek edinme yerler olarak değil, kadimi özümsemiş moderniteyi anlamış, bu yeni küreselleşen bilgi alanında da iddialı bir şekilde insanlığın sorunlarına çözüm oluşturabilecek, yapılar, zihniyetler içinde kurulması lazım. Onun için değerli rektörümüzle birçok kez Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi üzerine konuştuğumuzda, Konya’da üniversitelerimiz ki diğer üniversitelerimiz, Selçuk, Karatay ve Mevlana üniversitelerinde de bulundum, hepsi birbirinden değerlidir. Öylesine bir iş biriliği yapmalıyız ki bütün bu üniversitelerimizle bu misyonu, Konya’da gerçekleşe bilirse böyle bir misyonun hayata geçirilmesi. Böyle bir misyonun hayata geçirilmesi beklide en kolay mekân olarak Konya uygun olurdu. Bunu iddialı bir şekilde sahiplenmek durumundayız, sadece felsefe bilim alanında değil sosyal bilimlerde de artık yeni bir Türkiye var. Üniversitelerimiz kamu yöneticisi yetiştirirken siyaset bilimi alanında, ya da işletmeci yetiştirirken ya da uluslar arası ilişkiler bölümlerinde diplomat veya akademisyen yetiştirirken, artık 10 sene öncesi gibi düşünemezler. Düşünmeye hakları da yok, ben akademik dünyada olmuş olsaydım da; esas büyük bir zevkle bütün bu laboratuarı büyük bir zevkle yazmak isterdim. Gerçekten öyle bir dönemi yaşıyoruz ki sosyal bilimler için olabilecek en velut dönem, eğer kadim modernite küreselleşmenin sosyolojik sonuçları konusunda ve bunun siyasal hayata yansımaları ve uluslararası ilişkiler alanına yansımaları konusunda şu anda örnek bir ülke seçilseydi en özgün en etkin teoriler eminim Türkiye seçilirdi. Başka hiçbir ülkede böylesine derinden yaşanmıyor bütün bu değişim. Bunun hakkını vermek zorundayız, öğretim üyeleri olarak üniversiteler olarak; bizler devlet adamı olarak sürecin içinde olarak bazen fark etmeye biliriz, ama akademik dünyamızın bütün bu yaşanan süreci doğru bir şekilde analiz etmesine ihtiyaç duyuyoruz.  Çünkü şu anda herkes emin olun, Latin Amerika’dan bile talep geliyor acaba Türkiye üzerine çalışmalar yapacak bir merkez açabilir miyiz diye, çünkü dünyayı anlamak isteyen balkanları anlamak isteyen Asya ekonomisini anlamak isteyen baktığında Türkiye’yi bir hareket noktası olarak görüyor akademik olarak. Onun için İstanbul’da onlarca akademik sempozyum seminerler yapılıyor, çünkü bulunduğunuz mekan önemlidir. Bütün bu açılardan baktığımız da üniversitelerimizin üç temel misyonu, bugün çok daha billurlaşmış şekilde berrak şekilde gözümüzün önünde bir hedef olarak bir iddia olarak aynı zamanda bir sınav olarak da duruyor, nedir üniversitelerin misyonları dünyada. Bizim bu misyonu tanımlamamız için nasıl bir altyapı perspektifinden bakmamız gerekiyor. Benim üniversite akademik hayatımdayken öğrencilerimle ilk derste paylaştığım ve birçok üniversite açılışında vurguladığım üç temel misyonu var. Üniversitelerin birincisi genç yaşta aldığı o zihni bütün insanlığın birikimini kuşatacak şekilde evrensel bütün dünyada ki evrensel kültürlere inşa etmek ve onları oraya hazırlamak. Nihayet üniversiteler, demin söylediğim mekânla mukayyet özeliklilere sahip olmakla birlikte esas itibariyle adından da ortaya çıktığı gibi insan birimiyle ilgilenen, her türlü sorunla ilgilenen evrensel kurumlardır. Üniversiteler bu evrensel kurumlardır, üniversiteler bu evrensel bilgiyi hedef edinemezlerse ve sınırlı ve kısıtlı bir bilgi alanına hapsedilirlerse doğma üretirler. Kalkarız her gün belli kitaplar öğrencilerimize okuturuz, o kitapları okuttukça eğitim yaptığımızı zannederiz ama o kitaplarda öğretilen zihniyet batıyla Londra’ya, doğuya Pekin’e, güneye Güney Afrika’ya, Brezilya’ya gittiğinde muhatabı olan diğer insan ile iletişim kuramıyorsa, burada biz ne yapmış olursak olalım o öğrenciyi geleceğe hazırlamış sayılmayız, hele bu küreselleşmiş dünyada. Öğrencilerimizin her birinin yeni bir perspektifle şunu demesi lazım insanoğlu nerede ne üretmişse onlar bizim yetik malımızdır ve biz onu tanımakla ve onlarla hemhal olmakla yükümlüyüz, gelecek dünya öyle bir dünya ki 12 yaşındaki kızım Brezilya’dan biriyle ya da Güney Kore’den biriyle görüşebiliyor. Bu bütün çocuklarımız için böyle, dolaysıyla yapmamız gereken, bütün bu insanlıkla ilgili insanlık birikimiyle ilgili geniş bir perspektifi öğrencilerimize kazandırmak. Bir insan olarak bütün insanlık birikimine açık hale getirmek onları kapatmak değil. Küreselleşme karşısında toplumlar ve bizde de üç tepki oluştu küreselleşmeyi birileri Türkiye’ye bir tehdit olarak algıladılar bir yere bizi götürecek tehdit, nesne olarak sürüklenip gideceğiz ve içe kapanmayı tercih etiler; birileri küreselleşmeyi kaçınılmaz olarak kabul edip o akıntıya kapılmayı tercih ettiler. Bizim gibi toplumlar için küreselleşme, sonucu belli olmayan bir kaderde değildir. Etkisine kapanmamız gereken uzak kalabileceğimiz bir şeyde değildir, bizim gibi toplumlar için küreselleşmem kendimizin de içinde özne olarak olmamız gereken ve her haliyle o küreselleşme hangi istikamete gidecekse, o istikameti belirleme kudretini kendimizde gördüğümüz özne olarak ağırlık koyduğumuz bir süreçtir. Bütün insanlık bu süreci yaşıyor biz bunun nesnesi mi olacağız öznesi mi olacağız buna karar vereceğiz. Öznesi olacaksak korkmayacağız mademki arkamızda kadim bir birikim var, bütün insanlığın birikimi arkamızdadır. Konya’nın mekânından hareketle söylüyorum ama bu coğrafya hep böyledir. Bir gün Amerikalı bir dostuma şunu söyledim sizin en eski şehriniz New York; bizim en yeni şehrimiz Nevşehir ise tarihi binlerce yıla gidiyor aramızdaki fark bu ikisinin de adı yeni şehir. Biz kendimize güveneceğiz hiçbir kültürün etkisinden korkmayacağız bütün o kültürlere nüfuz edebilecek birikimin kendimizde mündemiç olduğuna bir kere inanacağız, nerede hangi alanda olursa olusun yeni bir çığır açılmışsa onu öğrenmeye çalışacağız ondan kaçmayacağız, bu anlamda tutuculuk üniversiteler için en büyük tehlikedir. Zihnimizi açacağız, meydan okumalara hazır olacağız, savunduğumuz değerlere bir tehdit olarak görmeyeceğiz, savunduğumuz değerleri onlar için bir ışık olarak göreceğiz, birinci hedefimiz bu. Öğrencilerimizin teknolojik aygıtların daha da karmaşıklaştığı ve etkinleştiği bir dünyaya hazırlamamız lazım, içine kapanmaya değil ideolojik sloganlar atmaya değil her yere açılmaya, dayanmamız lazım. İkincisi her üniversite bütün bu evrensellik yanında, aslında kendi kültürünün yürüyen öznesini yetiştirir. Yani eğer bir üniversite böyle bir evrensel birikim aktarım iddiası taşırken, kendi medeniyetinin kültürünü öznesini yetiştirmiyorsa bunun adı yabancılaşmadır. Ama bir üniversite kendi medeniyetinin kültürünün öznesini yetiştireceğim derken bütün bu küresel gidişten insanlığın akışından habersiz gençler yetiştiriyorsa, bunun adı tutuculuktur ve zamanın dışında kalmaktır zamanın ruhunu okuyacak genç kendisinin farkında olacak, özne olarak ama muhatap olduğu bilginin onu nesneleştirmeden sahibi olacak.  O bilgiyi özümseyecek yeniden inşa edecek. Nasıl Oxford bir İngiliz aydını yetiştiriyorsa nasıl Harvard bir Amerikan aydını yetiştiriyorsa nasıl Heidelberg de ki geleneksel Alman üniversiteleri Alman aydını yetiştiriyorsa, bizim üniversitelerin misyonuda Türk aydını yetiştirmektir. Kimliğine sahip özne olduğundan emin hiçbir zaman nesneleşmeyecek olan kadim bir birikimden geldiğinden emin moderniteyi anlamış. Küreselleşme belirleme kudretini kendinde görmüş yeni bir nesile ihtiyacımız var ve bu yürüyen medeniyetin öznesi dünyaya, kuşatıcı bir şekilde bakacak; hele hele gönül coğrafyamıza. Nasıl medeniyetler bir ileri havzalarda kendilerine dost tanışık coğrafyalar kurarlar. Biz Konyalılar, Saraybosnada evimizde hissederiz kendimizi nasıl Saraybosnada evimizde hissedersek Semerkant’da hissederiz Kahire’de, Marakeş’te Granata’da hissederiz. Çünkü bütün o birikimin temsilcisiyiz, burada hiç gocunmadan hiç kimse ne derse desin gür bir sesle bizim yeni yetişen aydınımızın haykırması lazım. Bizim özne olarak tarihe dönmemizin vakti geldi, biz bu tarihin nesnesi olmayacağı ne bu coğrafyaların ne çevremizdeki coğrafyaların, nede dünyanın nesnesi olmayacağız. Birilerin takip etiğimiz dış politikadan rahatsız olması bundandır; bunu uluslararası ilişkiler bağlamında söylüyorum. İddialı olduğumuzda, bize dönüp hayalperest diyenler, aslında şunu söylüyorlar sizin ne haddinize özne olmak, siz oturun ve dediğimizi yapın. Biz yeni nesilden şunu bekliyoruz, biz bundan sonra özne olarak tarihe dönüyoruz ve bu tarih eğer hakkında birileri bir şeyler söyleyecekse, en fazla bizim söz söyleme hakkına sahip olduğumuz tarihtir. Geçen sene Ramazan Bayramı dolaysıyla Bosna’daydım, bayramı ettik kadir gecesini Prştine’deydik. Sonra Saraybosnaya geçtik bir bayram şenliği yapmış Boşnaklar, on bin kişi civarında bir statta büyük bir şenlik Türkçe, Boşnakça ilahiler söyleniyor, müzik festivali, benimde birkaç kelam etmemi istediler. Bende podyuma çıkarak bazı güzel şeyler söyledikten sonra şunları söyledim, “eğer insanlığın kurduğu bütün şehirler yıkılsa yok edilse tahrip edilse ve geriye sadece Saraybosna kalsa, Saraybosna üzerinden insanlık yeniden inşa edilir”. Boşnakça tercüme yapılmadan, binlerce kişi ayağı kalkıp alkışladı. Daha sonra orada akademisyen olan bir öğrencim, hocam her şeyi biliyordum ama Boşnakların Türkçe bildiğini bilmiyordum. Dedim ki eğer ben dilden kulağa konuşuyor alsaydım tercümana ihtiyaç vardı ama gönülden gönülle zihinden zihine konuşanlar için tercümana gerek yok. Biz onun için Balkanlar da, Orta Asya da, Kafkaslara da, Ortadoğu da iddialıyız. Çünkü biz orada gönülden gönüle, zihinden zihine konuşanların mevcudiyetini biliyoruz. Ve orada olan, daha da önemlisi, Konya’da olanların, İstanbul’da olanların mevcudiyetini biliyorlar ve gönülden ve yürekten zihinleriyle diyorlar ki bizim meselemize sahip çıkın. Onlar bunu derken bizim sükût edip oturmamız zamanın ruhuna uygun düşer miydi? Konya’da bu büyük medeniyeti inşa edenlerin bize aktardığı birikime uygun düşer miydi? Yine telkin edenler diyor ki, benim için gençlik hayalleri evet ben 18 yaşındayken de üniversitede de bu hayali görüyordum. Eğer şu anda akademik hayatta olsaydım da bu hayalin teorisini yazardım, bugün üstendiğimi bu onurlu görevde bu hayatın pratiğini yapmaya çalışıyorum. Bu hayal aynen Martin Luther King’in, Gandi’nin hayali gibi bir hayal, bütün aidiyetler ancak ve ancak güçlü bir öznenin yansıtabileceği aidiyetlerdir. Onun için bu gün bizim üniversitelerimizin görevi, böylesine bir birikimi kendi kültürünün, medeniyetinin yürüyen öznesini yetiştirmek üzere bir Türk aydını, bu ülkeye bu medeniyete güçlü bir aidiyet hisseden bir yeni nesli yetiştirme görevidir. Hem evrensel birikimi anlayacağız hem yeni kültür ve medeniyetimizin öznesi olarak hareket edeceğiz. Bu zihniyet inşa edildiği zaman ister mühendis olsun, ister doktor, sosyal bilimci olsun emin olunuz mesleki başarı zaten paralelinde gelecek. Çünkü o taşıdıkları birikim ve iddia ile nereye giderlerse gitsinler, başarılı olurlar. Üçüncü misyonda budur. Profesyonel olarak dünyanın her yerinde çalışabilecek nitelikte meslek erbabı yetiştirmek.

Ben Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi’nin bütün bu büyük devinimlerin bütün bu evirilmenin yaşandığı, bütün insanlığın büyük sınavlarla büyük fırsatları aynı dönemde yaşadığı, böyle bir dönemde toprağa atımlaş büyük bir tohum olarak görüyorum. Bu tohumun atılmasına katkıda bulunan herkese teşekkürü bir borç biliyorum. Başta Sayın Başbakanımız olmak üzere ki Konya’ya özel önemi olduğuna ben bizzat şahidim, diğer üç üniversitenin kuruluşunda ciddi katkıları oldu. İnşallah Konya’da ki üniversite sayısını artıracağız. Daha birçok alanda Konya’nın birikime ihtiyacı var yine sayın valimize ve rektörümüze ki nasıl büyük bir aşkla çalıştığına ben şahidim teşekkür ederim. Bu üniversitenin kuruluşuna doğrudan katkı yapan Yüksek Öğretim Kurumu başkanına ve yetkililerine, bütün öğretim üyelerimize, belediye başkanlarımıza ve tabi Sayın Ahmet Keleşoğlu gibi hayırseverlere teşekkürü bir borç biliyorum. Bir müjdeyi burada sizlerle paylaşmak istiyorum, müjdeyle bitirmek istiyorum. Sabahleyin Avşar Hadimi barajının temelini atığımızda Su ve Orman Bakanımız Veysel Eroğlu, ki o da kendini fahri Konyalı addeder. Üniversite kampüsümüzün bitişiğindeki orman arazisinin, üniversitemize devredildiği müjdesini, bize verdiler. Çok geniş bir alan, kampus alanının da böyle yeşillerin arasında olması lazım. O yeşili koruyacağız bir tek ağacın bir tek dalı kırılırsa vebali sizin omzunuzdadır. O ağaçlar ve orası bu üniversitemizle birlikte yeni nesillere doğayla bilginin ve tarihin ki bu üçü Konya’da var. Bu üç sütun üzerinde büyük bir ilmi geleneğin sözcüsü olacak olan Konya Necmettin Erbakan Üniversitesi saygıdeğer öğretim görevlileri ve öğrencilerini saygıyla selamlıyorum ve başarılar diliyorum.  Teşekkür ederim.

Paylaş